Zengin olma hülyası ile deniz bitti, biz nerde yanlış yaptık?²

Türkiye’de herhangi bir sorun yaşandığı zaman herkes suçu birbirine atmaya çalışıyor. Oysa sorumluluk yöneticilerin olmakla birlikte bazı sorunlarda toplumda şuurlu tercihler yapan herkesin payı bulunuyor. İşte bir anda Marmara’dan başlayarak denizlerimizi saran deniz salyası da bir medeniyet tercihinin ürünü. Sanayileşme 200 yılı biraz geçmesine rağmen yaklaşık 4 milyar yaşındaki dünyanın başına bela oldu. Dünyanın kaynaklarını ve sağlığını bir ontoloji yapılırsa nedeyse 1 saniyeden daha kısa sürede tüketme noktasına getirdi. Türkiye de sanayi çağını yakalayamamanın verdiği kompleksle sürekli bir ‘çağdaş medeniyet seviyesini yakalama’ ülküsü esas alındı. Topluma bu durum, kalkınma, medenileşme, zenginleşme, büyüme gibi sihirli kavramlarla sunuldu. Demirel, Özal, Erbakan gibi mühendis kökenli yöneticiler maddi kalkınma ülküsünü siyasi boyuta taşıdı.

Görmezden gelinen şu idi ki; her büyüme, gelişme değildi. Çağdaş medeniyet seviyesini aşmak, batı medeniyetini taklit edip peşinden kovalamakla değil öncelikle pratiğe dayanan teorik bilimde ilerlemek, çıktıları süratle hayata aktarmak gerekiyordu. Türkiye’de bu trend hiçbir zaman yakalanamadı. Batı üniversitelerinin ve şirketlerinin onay vermediği hiçbir ürün ve hizmet uygulanma şansı bulamadı. Akademik oligarşi, atıf ve dipnota dayalı ortadoks bir yapı içinde kaldı. Yararcılık ikinci plana konuldu. Önce laboratuvar ortamında başarıp, sonradan yazıya dökmek tercih edilmedi.

Durum böyle olunca batıda bilim ve ekonomi atbaşı gelişti. Gelişmişler, kirletici ve fazla maliyetli bulduğu mal ve hizmetlerin üretiminden vazgeçtikten sonra 3. dünya ülkelerine havale etti. Demirçelik, otomotiv, çimento vs… Onlar bir konteynır ihraç malından ne kadar fazla para kazanacaklarının derdindeydi.

Zaten dünya ekonomik sisteminde borçlandırılan, faiz baskısı altında kazanılan paranın eridiği 3 dünya toplumları, çok çaba ile az kazanır ve az teknolojiye sahip olur olurlar.

Dünya’da devletlerin dışında tüm paraya hortumlayan büyük şirket ve finans kuruluşları da borç olarak 3. dünya ülkelerine paralarını soktular. İktidar sevdasına düşen yöneticiler bu giren sıcak parayı ülklerinin halklarına kalkınma ve refah şeklinde yansıttılar.

Son sahneye gelindiğinde ülke yine borçluydu. Üstüne üstük gelişmişlerin terk ettikleri sanayilerle ve bu sanayilere işçi bulmak için devasa hale getirilen şehirlerle çevresel ve sosyal kirliliğe duçar oldular.

3 dünya ülkelerinin zavallı halkları, fazladan çalıştılar, alın terleri sömürüldü, gelirleri sürekli reel olarak düştü ve kendilerini devasa bir çöplüğün içinde buldular. Denizleri, akarsuları kirlendi, insanların ahlakları bozuldu.

Oysa yapılması gereken ülke için en temiz teknolojileri ve üretim tarzını seçmek. Biraz zaman alsa da sürdürülebilir gelir sabihibi olmaktı.

Bu olur mu dersiniz? Halk uyanır, bu gerçekleri kendisine anlatanları seçer veya yöneticilerinden kısa vadede vaat yerine çevreye saygılı, sürdürülebilir projeler isterse neden olmasın,

Social Share Buttons and Icons powered by Ultimatelysocial